anasayfa anasayfa anasayfa anasayfa anasayfa  
• Pamukkale Üniversitesi İİBF, Ekonomi Yaz Seminerleri Paneli Konuşması

 

Türkiye Ekonomisinde Son On Yılda Sağlanan Kazanımlar, Büyüme ve Cari Açıkta Son Gelişmeler ve Yeni Teşvik Sistemi

 

2003 - 2011 döneminde ekonomide sağlanan güven ve istikrar ortamı neticesinde birçok konuda önemli kazanımlar elde edilmiştir. Bu sayede geleceğe dair belirsizlikler azalırken ekonominin tüm aktörleri açısından karar alma süreçlerinde daha uzun vadeli bir bakış açısıyla geleceğe bakabilme ve karar alabilme imkânı elde edilmiştir. Yapısal reformlarla ekonominin dış şoklara karşı kırılganlığı azaltılmıştır.

Ekonomide sağlanan kazanımları şu şekilde özetlemek mümkündür;

  1. Yüksek büyüme hızlarına ulaşılmış ve potansiyel büyüme hızı bu dönemde artmıştır: 2009 yılında yaşanan dış faktörlere dayalı daralma haricinde istikrarlı şekilde sürekli pozitif büyüme sağlanmıştır. Bu sayede 2003 - 2008 döneminde ortalama büyüme yüzde 5,8 olmuştur. Global kriz sonrası iki yılda ise yaklaşık olarak ortalama yüzde 9 büyüme hızına ulaşılmıştır. Bu oran, OECD üyeleri içinde en yüksek seviyede büyümeye işaret etmektedir.

  2. Özel sektör kaynaklı bir büyüme modeli benimsenmiştir: 2003 yılından itibaren izlenen mali disiplin ve uygulamaya konulan yapısal reformlar sayesinde kamunun kaynak kullanımında özel sektörü dışlayıcı baskın yapısı ortadan kaldırılmış, büyümenin lokomotifi olarak özel sektörün ön plana çıkması sağlanmıştır.

  3. Enflasyon hızla düşürülerek tek haneli rakamlara indirilmiştir: TÜFE yıllık artış hızı, 2002 yılındaki yüzde 29,75 seviyesinden 2010 yılında yüzde 6,4’e kadar düşürülmüş, 2011 yılında ise dünya emtia fiyatlarındaki artışın da etkisiyle yüzde 10,45’e yükselmiştir. Uluslararası emtia ve petrol fiyatları, gıda fiyatları ve TL’nin mevcut seyri göz önünde bulundurulduğunda 2012 yılı sonunda TÜFE yıllık artış hızının yüzde 6 - 6,5 aralığına gerilemesi kuvvetle muhtemeldir.

  4. İşsizlik oranı küresel krize rağmen hızla aşağı çekilmiş, toplam istihdam önemli miktarda artırılmıştır: 2003 - 2011 dönemi başında yüksek büyümeye rağmen, verimlilik artışı ve tarım istihdamındaki çözülmeye bağlı olarak işsizlik oranı arzu edilen düzeye çekilememiştir. Küresel kriz sırasında (2009 yılı Mart dönemi) yüzde 14,7 seviyesine kadar yükselen işsizlik oranı (mevsimsel düzeltilmiş) yüksek büyüme ve uygulamaya konulan istihdam paketlerinin etkisiyle 2012 Mart döneminde yüzde 9,1’e gerilemiştir. Toplam istihdam ise aynı dönemde 3,7 milyon kişi artmıştır. 2012 yılında işsizlik oranının OVP tahmininin (yüzde 10,4) altına inmesi ve yaklaşık yüzde 9,5 civarında gerçekleşmesi beklenmektedir.

  5. Kamu borç stokunun milli gelire oranı Maastricht kriterinin (yüzde 60) altına indirilmiştir: AB tanımlı kamu borç stokunun milli gelire oranı, 2002 yılındaki yüzde 74 seviyesinden, 2011 yılı sonunda yüzde 39,4’e indirilmiştir. Bu oran küresel krize karşı alınan tedbirler nedeniyle 2009 yılında yüzde 46,1’e yükselmişti. 2012 yılı sonunda kamu borç stokunun milli gelire oranının yüzde 37’ye gerilemesi beklenmektedir. Yunanistan, İspanya, Portekiz gibi AB ülkelerinin karşı karşıya oldukları borç krizi dikkate alındığında Türkiye, bu ülkelerden önemli ölçüde ayrılmaktadır.

  6. Merkezi yönetim bütçe (MYB) açığının milli gelire oranı sürdürülebilir seviyelere düşürülmüştür: Mali disiplinin kararlılıkla uygulanması, yasal ve kurumsal reformlarla merkezi yönetim bütçe açığının milli gelire oranı 2002 yılında yüzde 11,6 iken, 2006 yılında yüzde 0,6’ya kadar düşürülmüştür. Global krize karşı alınan tedbirler nedeniyle yükselen bütçe açığı, zamanında bu tedbirlerin terk edilmesi ve yüksek büyüme hızları sayesinde hızla aşağı çekilmiştir. 2011 yılı için OVP’de yüzde 1,7 olarak öngörülen MYB açığı yüzde 1,3 olarak gerçekleşmiştir. 2012 yılı MYB açığı hedefi yüzde 1,5’tir.

  7. Merkezi yönetim bütçesi üzerindeki faiz yükü azaltılarak elde edilen tasarruf, eğitim, sağlık ve personel harcama artışlarında kullanılmıştır: 2002 yılında bütçe gelirlerinin yüzde 68,7’si faiz ödemesine ayrılırken, bu oran 2011 yılında yaklaşık yüzde 14,3’e çekilmiştir. MYB faiz harcamalarının GSYH’ye oranı 2002 yılında yüzde 14,8 iken bu oran 2011 yılında yüzde 3,3’e inmiştir. MYB faiz harcamalarının vergi gelirlerine oranı, 2002 yılında yüzde 85,7 seviyesinden 2011 yılında bu oran yüzde 16,6’ya gerilemiştir. DİBS (Devlet İç Borçlanma Senedi) ortalama bileşik faiz oranı 2002 yılında yüzde 63,8 iken bu oran 2011 yılında yüzde 8,7’ye düşmüştür. İç borçlanmanın aylık ortalama maliyeti (yıllık bileşik) ise 2002 yılı Ekim ayında yüzde 46,16 iken, 2010 yılı Aralık ayında yüzde 8’e kadar indirilmiştir. 2012 yılı Mayıs ayında bu oran yüzde 9,46’dır. İç borçlanmanın ortalama vadesi 2002 yılında 252 gün iken, 2011 yılında 1.136 güne yükselmiştir.

  8. Ekonominin giderek normalleşmesi ve reel faiz oranlarının düşürülmesiyle birlikte özel sektör yatırımları büyümenin kaynağı olmuştur: 2002 yılında özel sektör yatırımlarının GSYH’ye oranı yüzde 12,4 iken, 2011 yılında yüzde 18,1’e yükselmiştir.

  9. Dünya ekonomileriyle entegrasyon önemli miktarda artmıştır: Dış ticaret hacmi 2002 yılındaki 88 milyar dolar seviyesinden yaklaşık 4,5 kat artarak 2011 yılında 377 milyar dolara yükselmiştir. İhracat 2002 yılında 36,1 milyar dolardan 2011 yılında 135 milyar dolara yükselmiştir. 2012 yılı sonunda ihracatın 150 milyar dolara ulaşmasını bekliyoruz. Aynı dönemde hızlı büyüme ile birlikte ithalat da artmış, 52 milyar dolardan 241 milyar dolara yükselmiştir. Bununla birlikte, ham petrol varil fiyatının da 23 dolardan 111 dolara yükseldiğini görmekteyiz.

  10. Doğrudan yabancı yatırımlar (net), 1990 - 2002 döneminde toplam olarak yaklaşık 10 milyar dolar olurken, 2003 - 2011 döneminde 96,2 milyar dolara yükselmiştir.

  11. Özelleştirme gelirleri, 1986 - 2002 döneminde 8 milyar dolar iken, 2003 - 2011 döneminde 47,9 milyar dolara yükselmiştir (ÖİB, TMSF, Ulaştırma Bakanlığı özelleştirme uygulamaları dahil).

  12. Bankacılık sektörünün iç ve dış şoklara karşı kırılganlığı en az seviyelere indirilmiş, sermaye yapıları güçlendirilmiştir: Bankaların sermaye yeterlilik oranı bir miktar gerilemesine karşın halen uluslararası standartların üzerinde yüzde 16,5 seviyesindedir.



Bu gelişmeler ve kazanımlar sayesinde Türkiye ekonomisi global krizden çıkış sürecinde diğer ülkelerden ayrılmış, krizin ekonomiye etkileri sınırlı seviyede kalmıştır.

Küresel krize karşı tüm politika araçları orta vadeli bir perspektifle zamanında ve kararlı bir biçimde kullanılmış, belirsizlikler kısa sürede ortadan kaldırılarak ekonominin hızlı bir şekilde canlanmasına katkı sağlanmıştır.

Sağlam makroekonomik temeller ve güçlü bir orta vadeli programla belirsizliklerin azaltılması, sermaye girişinin devam etmesi, faiz oranlarının düşük seviyelerde kalması ve kredi genişlemesi sonucunda Türkiye ekonomisi 2010 ve 2011 yıllarında yüksek bir büyüme performansı yakalamıştır. 2010 yılında kaydedilen yüzde 9,2 oranındaki büyümenin ardından, 2011 yılında yüzde 8,5 oranında bir büyüme hızı gerçekleşmiştir. 2011 yılında kişi başına gelir 10.444 dolara yükselmiştir.

Türkiye, son iki yılda OECD üyesi ülkeler içerisinde en yüksek büyüme hızına ulaşan ülke olmuştur. Dünya genelinde de ülkemiz, 2011 yılında tahminlere göre Çin’den sonra ikinci sırada yer almaktadır. Böylece, Türkiye ekonomisi global krizden hızla uzaklaşmıştır.

2012 - 2014 dönemini kapsayan Orta Vadeli Program’da da öngörüldüğü gibi 2011 yılının son çeyreğinden itibaren ekonomide kaydedilen nispi daralma, 2012 yılının ilk çeyreğinde de devam etmiştir. Ancak, yılın ilk çeyreğinde büyüme, piyasa beklentilerinin (yüzde 2,8) üzerinde yüzde 3,2 oranında gerçekleşmiştir. İhracatta AB’deki durgunluğa rağmen artış eğiliminin sürmesi ve ithalattaki yavaşlamayla birlikte net ihracatın büyümeye katkısı söz konusu dönemde 4,5 puan olmuştur.

2012 yılının ikinci yarısında reel ekonomide kısmi bir canlanmayla birlikte OVP’de hedeflediğimiz yüzde 4 büyüme hızına ulaşılabileceğini öngörmekteyiz. Bunun temel dayanakları; ihracatın performansını koruması, TL'de istikrar, uluslararası petrol ve emtia fiyatlarının düşük seyretmesi ve yıllık tahminlerin altında kalması, enflasyonun düşme eğilimini koruması ve enflasyonist beklentilerin istikrarlı seyri, kredi genişlemesinin sınırlanmakla birlikte büyümeyi destekler yapısını sürdürmesi, Moody’s’in not artırımının beklentileri olumlu yönde etkilemesi ve yeni teşvik sistemiyle getirilen düzenlemeler olmaktadır.

Değerli katılımcılar;

Konuşmamın bu bölümünde ekonomimizin temel yapısal sorunlardan biri olan cari açıkla ilgili açıklamalarda bulunacağım.

Son yıllarda uygulanan sıkı maliye politikası sonucu kamu tasarruflarındaki iyileşmeye rağmen özel kesimin tasarruflarının azalması sonucunda toplam tasarruflar düşme eğilimine girmiştir. Yurtiçi tasarruflardaki azalma dış kaynak ihtiyacını, dolayısıyla cari açığı artırmıştır. Ekonomideki toparlanmayla birlikte yatırımlar artma eğilimine girmiştir. Ancak, yurtiçi tasarrufların artmaması nedeniyle özellikle 2010 ve 2011 yıllarında giderek artan oranda bir tasarruf yatırım açığı, diğer bir ifadeyle, cari açıkla karşılaşılmıştır.

Yurtiçi tüketim ve yatırım talebinin güçlü seyri ile üretimin aramalı ithalatına duyduğu ihtiyacın artması neticesinde ithalat hızla artmış, ihracat ise küresel kriz nedeniyle geleneksel ihracat pazarlarımızdaki iç talebin zayıf seyretmesine bağlı olarak aynı oranda artmamıştır. Bu durum, dış ticaret ve cari açıktaki yükselişin en önemli nedeni olmuştur.

Cari açığın yükselmesiyle birlikte, açığın sürdürülebilirliğine ilişkin ortaya çıkan tereddütleri gidermek ve oluşabilecek kırılganlığı ortadan kaldırmak amacıyla, 2011 yılı ikinci çeyreğinden itibaren para politikaları ve makro ihtiyati düzenlemeler alanında bir dizi adımlar atılmıştır. Bu adımların etkileri özellikle yılın son çeyreğinden itibaren görülmeye başlanmıştır.

Söz konusu dönemde, dış ticaret açığındaki azalmayla birlikte cari açıkta da nispi gerileme kaydedilmeye başlamıştır. Bu eğilim, 2012 yılının ilk dört ayında da devam etmiştir. Bu dönemde cari açık, bir önceki yılın aynı dönemine göre, yüzde 27,5 oranında azalarak 21,2 milyar dolara gerilemiştir. Cari açığın milli gelire oranı 2011 yılının ilk çeyreğinde yüzde 11,8 iken bu oran, 2012 yılının ilk çeyreğinde yüzde 8,8’e gerilemiştir. Bunun yanı sıra, ilk beş ayda ihracat yüzde 12,7 oranında artarken, ithalat yüzde 1,4 oranında azalmıştır. Yine bu dönemde dış ticaret açığı yüzde 18,9 oranında azalarak 43,9 milyar dolardan 35,6 milyar dolara gerilemiştir. Diğer taraftan, TİM kayıtlarına göre ihracat yılın ilk yarısında, bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 11,3 oranında artarak 73 milyar dolara ulaşmıştır.

  • Avrupa ülkeleri, Türkiye’nin en büyük ticari ortağıdır. 2007 yılında yüzde 56,3 olan AB ülkelerinin toplam ihracatımız içindeki payı krizin ilk etkisiyle 2008 yılında yüzde 48’e düşmüştür. Daha sonra AB ülkelerinde yaşanan borç krizine rağmen bu seviyeler korunmuş ve bu oran 2011 yılında yüzde 46,2 olarak gerçekleşmiştir.

  • Ancak, burada önemli olan husus 2010 ve 2011 yıllarında AB ülkelerine yaptığımız ihracat artışının toplam ihracat artışımız seviyesinde gerçekleşmiş olmasıdır.



     

    Yüzde Değişim

     

    Yüzde Pay

     

    2007

    2008

    2009

    2010

    2011

    2007

    2008

    2009

    2010

    2011

    Avrupa Birliği Ülkeleri (AB-27)

    26,0

    5,0

    -25,8

    12,1

    18,4

    56,3

    48,0

    46,0

    46,3

    46,2

    TOPLAM İHRACAT

    25,4

    23,1

    -22,6

    11,5

    18,5









     

 

 

 

 



  • 2011 yılında Türkiye’nin AB’ye yapmış olduğu toplam ihracat, borç krizinin olumsuz etkilerine rağmen, bir önceki yıla göre yüzde 18,4 oranında artmıştır. Bu dönemde Türkiye diğer pazarlara olan ihracatını da artırmıştır. Türkiye bu süreçte ihracat pazarlarını çeşitlendirmekle kalmayıp, ihraç ürünlerini de çeşitlendirmiştir.

  • Türkiye 2000 yılında 12 fasılda ve 20 ülkeye 500 milyon dolar üstü ihracat yaparken, 2012 yılı Nisan ayı itibarıyla fasıl ve ülke sayısını 47’ye yükseltmiştir.

  • Almanya, AB ülkeleri içinde en önemli ticaret ortaklarımızdan biridir. Toplam ihracatımızda Almanya’nın payı 2007 yılında yüzde 11,2 iken, 2008 yılında yüzde 9,8’e gerilemiş, 2011 yılında ise yüzde 10,3’e yükselmiş ve 14 milyar dolar olmuştur. Diğer bir deyişle krize rağmen orta vadede en büyük ticaret ortağımızla olan pay korunmuştur.

  • AB dışı ülkelerin toplam ihracatımız içindeki payı 2007 yılında yüzde 43,7 iken, bu oran 2011 yılında yüzde 53,8’e yükselmiştir. Aynı dönemde Orta Doğu ülkelerine olan ihracatımızın payı yüzde 14,1’den yüzde 20,7’ye ve Asya ülkelerine olan ihracatımızın payı da yüzde 18,9’dan yüzde 28,3’e yükselmiştir.

  • 2011 yılında Türkiye’nin Ortadoğu ülkelerine yapmış olduğu ihracat MENA (Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkeleri) bölgesindeki siyasi çalkantılara rağmen yüzde 20 oranında artmıştır.

  • MENA bölgesinin, Rusya ve Almanya’nın büyüme potansiyeli Avrupa’nın üzerindedir. AB kaynaklı talep azalması, bu ticaret ortaklarımızın artan talebi ile telafi edilebilecektir.

Tüm bu veriler, ekonomide iç - dış talep arasında 2011 yılı son çeyreğinde başlayan yeniden dengelenmenin devam ettiğini ve bunun cari açığa olumlu yansıdığını göstermektedir. İhracata dayalı bir büyüme modeli görmekteyiz. Uluslararası petrol fiyatlarındaki gerileme, enflasyonu ve cari açığı olumlu yönde etkilemektedir. 2012 yılı sonunda cari açığın milli gelire oranının OVP’de hedeflenen yüzde 8’in altına gerilemesi söz konusu olmaktadır.

Orta vadeli program kapsamında 2012 yılında cari işlemler açığına kalıcı olarak çözüm getirecek yapısal düzenlemelerin de hızlı bir şekilde uygulamaya konulması önem arz etmektedir. Bu kapsamda yatırımları teşvik mevzuatında yapılan düzenlemeler ve girdi tedarik stratejisi önem arz etmektedir.

Yeni teşvik sistemiyle yurtiçi üretim, yatırım ve ihracat artışı hedef alınırken ithalata olan bağımlılığın ve dolayısıyla cari açığın makul seviyelere çekilmesi amaçlanmıştır.

Bu uygulama kapsamında, yüzde 50’den fazlası ithalatla karşılanan ara malı veya ürünlerin üretimine yönelik bulunan, Ar - Ge içeriği yüksek, yüksek teknolojili ve yüksek katma değerli “Stratejik Yatırımlar”, Türkiye’nin hangi bölgesinde yapılacağına bakılmaksızın desteklenecektir.

Kimya, otomotiv, elektronik ve makine imalat gibi sektörlerde ithalata bağımlı olduğumuz ara mallarının yurt içinde üretimini teşvik ederek orta vadede cari açık sorununun çözümüne önemli bir katkı sağlanacağını öngörmekteyiz.

Yeni teşvik sistemi, sürdürülebilir ekonomik ve sosyal kalkınma için kritik önem arz eden, ulusal ekonominin dünyanın önde gelen teknoloji devi firmalar karşısında rekabet gücü kazanmasını sağlayacak lokomotif sektörlerin daha yoğun şekilde desteklenmesini öngörmektedir.

Buna göre; madencilik, demiryolu ve denizyolu taşımacılığı, test merkezleri, rüzgar tüneli ve benzeri nitelikteki yatırımlar, turizm yatırımları, özel sektörün eğitim yatırımları ve belirli ilaç ve savunma sanayi yatırımları Türkiye’nin hangi ilinde yapılırsa yapılsın, 5. bölge desteklerinden yararlanacaktır.

Yeni teşvik sistemi, yeni uygulamaları, yeni destek unsurları ve etkinleştirilen yapısıyla Ar - Ge içeriği yüksek, yüksek teknolojili ve yüksek katma değerli ürünlerin üretimine yönelik Stratejik Yatırımlar ile ülkemizin sosyo - ekonomik gelişmesinde özel bir önem arz eden Öncelikli Yatırımların ülkemiz ekonomisine kazandırılmasında etkili olacaktır. Ayrıca, sistemin 6. bölgeye yönelik uygulamaları, bölgenin sosyo - ekonomik sorunlarının çözümüne ve bölgesel gelişmişlik farklılıklarının azaltılmasına önemli katkı sağlayacaktır. 

 
 
 
    Her Hakkı Saklıdır